Meyvesepeti Geziyoor...

PARIS 1.gün (29-06-2009)

Kategori: FRANSA


Bu seferki seyahat yine son güne kadar belli değildi. Toplantı tarihi 01.07.2009 çarşamba günü. Salı günü yola çıkmak gerek. Ama pazartesiye kadar haberimiz olmadi. Haftasonu yine de gidecekmiş gibi çamaşırları yıkayıp ütümüzü yaptık. Ancak benim 2 adet spor ayakkabım var. İkiside gidecek durumda değil. Birinin tabanı çok kalın. Ağır ve ayağımı acıtıyor. Diğeride giye giye yıprattığım patik gibi bi ayakkabı. Oda eski:) Her seyahat öncesi gibi bir alışveriş daha yapmak gerek ayakkabı almalıyım :) Converselere benzeyen nike in bu yıl en çok satılan modelini ayakkabı dünyasında %50 indirimde yakalayıp hemen alıyorum. Salı günü çıkacağımız seyahatin otelini ve uçağını ptesi günü ayarlıyoruz. Pasaportların işlemlerini de eşim cuma günü her ihtimale karşı başlatıyor. Ptesi günü uçak biletini alıyoruz.
Salı (30.06.2009) gidiş 7:30 Ankaradan
Pazar (05.07.2009) dönüş 14:10 Paris'den
Eşimin uçak biletini kurum karşılıyor. Bende kendi biletimi 510 euroya alıyorum. İşyerinden arkadaşım Necati ise bana ctesi günü Louvre müzesinin kataloglarını, paris haritasini, metro ve tren haritalarını getiriyor. Sağolsun eşiyle birlikte kaldıkları oteli tavsiye ediyor. Google earthden bakıyorum. Tavsiye edilen otel toplantı otelinin tam karşısı. Süper bir tercih diyerek rezervasyon yaptırıyorum.  İlk üç gün 139 euro son iki gün 65 euro. Toplamda otel fiyati 547 euro tutuyor. Necatilerin kaldığı dönemde günlüğü 75 euro otelin fiyati  rezervasyon son güne kalınca böyle oluyor. Eşim booking.com dan başka bir otele daha rastlıyor.  Betül burası daha uygun diyince rezervasyonu iptal ederek La Regance Hoteli kahvaltı dahil ayarlıyoruz. (410 euro 5 gece) Bu arada eşimin işyerinden arkadaşlarıda aynı otelden rezervasyon yaptırıyor. Bir bayan (Güliz) 2 de bay (Ümit, Muhammet) Artık bir terslik olursa baylar bi odada bayanlar bir odada kalırız diyorlar :) Taksi ile (Aydınlıkevler-Esenboğa-45 tl) 7de varıyoruz. Elimizde minimum tutmaya çalıştığımız valizlerimizi bagaja vermiyoruz.  Check in yaptırttığımız ve uçuş kartlarını bastırdığımız için direk salona geçiyoruz. Gülizin aldığı kitapçıklardan (dost kitapevinde satılan her turistik şehre ait minik mavi kitapçıklardan) birini elimize alıp yol boyu okumaya başlıyoruz.

İstanbul'dan havalanırken de güneye marmaraya doğru uçarken dünyanın en güzel şehrini izliyoruz. O kadar şehir gezdik eşimizle ikimizin hem fikir olduğu şey İstanbul gibisi yok:)
Yeşilköyü çekerek yaklaşık 3 saatlik uçuşumuza başlıyoruz.
 

 
Charles de Gaulle (Parisin 25 km kuzeydoğusunda) havaalanına iniyoruz. Bu sefer grup halinde olmanın rahatlığını yaşayıp Ümit'in çalıştığı biçimde trene doğru yol alıyoruz. Shuttle adı verdikleri minik trenle havaalanının merkezine vararak RER adı verilen raylı sistemle (bildiğiniz kara tren:) ) merkeze geliyoruz. Chatelet de iniyoruz. Ve başka bir trene aktarıyoruz. (kişi başı 10 euro) La defense'de iniyoruz. Buradan sonrasını eşim çalışmış. O da bizi Hotele götürüyor.
 
Anormal yorgun olan biz fazla yürüyeceğimizi sanırken birden otele geliyoruz. Odalarımızı istiyoruz. Ancak bir problem oluyor. Ümit ve Muhammet twin bed istemedikleri için double bed vermişler :) Önce ona itiraz ediyoruz. Yatakları ayrı başka bir oda veriyorlar. Sonra Güliz'in odası bakıyoruz bahçe katında. Temiz kutu gibi herşeyi içinde olan bir oda.
(Bu sırada eşim keşfettiği manava meyve almaya gidiyor) biz Güliz'in odasına iniyoruz. Sen burada yanlız kalamazsın diyorum. Ve bizim odaya çıkıyoruz.  Birinci katta bir problem yok. Ancak biz beş gün kalacağız Güliz 3 gün. Odaları değiştirebiliriz ama varsa yukarıdan boş oda isteyelim diyoruz. Kadına birde Güliz'in odasını yukarıdaki bir oda ile değiştirmesini söylüyoruz. Arkasından Ümit'i arayan başka bir arkadaş daha oda istiyor.  Mehtap hanım için de bir oda sorunca kızın kafası karışyıor :) Ben size 3 oda verdim aranızda nasıl isterseniz öyle değiştirin diyor :) Bizde eşimle bahçe katına taşınıyoruz. Güliz'e odamızı veriyoruz. Bu arada şansımıza bahçe katındaki oda daha serin:) Mehtap Hanım'a da başka bi oda daha rezerve ediyoruz. O da gece İstanbul'dan gelecek. 4. odada okeylenince Odalara yerleşmeden önce bizim odada bir toparlanıyoruz. Eşimin marketten aldığı elma su ve kolayı içip dağılıyoruz. 19:30 da lobide toplanmak üzere plan yapıyoruz.
 
Veee akşamki planımız Eifel'e gitmek. Bunun için metroyu keşfetmemiz gerekiyor. Muhammet de işyemeğine katılmak istiyor. Hep birlikte metroya iniyoruz. Bir makinadan bozuk para ile bilet alınıyor. Bir gişeden de kağıt para ile. İki sırada çok uzun ve gişedeki daha da bi ağır ilerliyor. Hiç bozuğumuz olmadığı için gişede sıraya giriyoruz. 1.6 euro olan biletlerimizi alıp. Önce Charles de Gaule Etole'de inip 6 nolu metroya aktarıp Bir Hakeim'de iniyoruz.  Veee Eifel karşımızda... Bu arada saat oldu 9. Eifel iki asansörle çıkılıyor. Birinci kata ve ikinci kata. En tepeye çıkmak için 13er euro vererek sıraya giriyoruz.
Neyseki burada saat 10:30 da kararıyor. İleri saat uygulaması yok ve kuzeyde olduğu için uzuuun bir gününüz oluyor... Etraf anormal kalabalık ve pis... Sıcaktan sinekler uçuşuyor. Hayaller ve romantizm şehri bu olmamalı diyoruz. Birinci katta kenara yaklaşabildiğimiz kadarıyla fotoğraflar çekiyoruz. Okuduğumuz kitapda diyordu ki gün batımına 1 saat kala kuleye çıkarsanız hem gündüz hem gün batımı hemde gecesini görürsünüz. Sanırım herkes bizim gibi düşünmüş...

La Defense'in üstünden güneş batarken.

Güneş batıyor ancak hava hala aydınlık... Arka cepheye geçiyoruz... 
 
Sen  Nehri

Birinci kattan Eifel'in üstü...

Anıtlar genellikle kahramanların veya zaferlerin anısına dikilirken Eifel sadece kendisi için yapılıyor. 1889 yılında dünya fuarında sergilenmek üzere yapıldığında bir mühendislik harikasıydı. 15.000 kadar metal parça 2.500.000 kadar perçinle yapılmış. 2bacağının arası 130 metre iken kendisi 320 metredir. Yapıldığı dönemde dünyanın en yüksek yapısı ike tv ve radyo frekans yayıcısı oalrak kullanılmış. Fuar için yapılan kule 1910 yılında yıkılması düşünülmüştür. 1985de yapılan ışıklandırmayla yılbaşı gösterilerinin merkezi olmuştur.
 
Louvre Müzesi ile Concorde Meydanı'na giden yol üzeirndeki Luna Park...
 
İkinci kata çıkarken beklediğimiz asansörün önündeki yankesicilere dikkat uyarısı:) Anormal kalabalık...
 
Aşağıda yeşilliklerde çayır çimen yayılmış insanlar...

Charles de Gaule meydanı...

Ankara 2607 km uzakta :)
 
Eifelin altından görünüm....

Vee Eifel 'den ayrılıyoruz... Taksiye binmek isitoyruz ancak 4 kişi (Güliz, Ümit Eşim ve Ben) olduğumuz için taksiler alamıyor.   Prais'de taksi şöförleri 4. kişiyi istemezse almayabiliyor. alırsa da ekstra 4 euro istiyor. 18 euroya Eifel'den otele geliyoruz...

09:24 - 14/7/2009 - yorum {5} - yorum yaz


PARIS 2. gün (01-07-2009)

Kategori: FRANSA


Bir önceki gün çook yorulmuşuz ama sabah eşimle birlikte uyanıyorum. Birlikte kahvaltı yaptıktan sonra ekibi toplantıya uğurluyup bende hazırlanıp çıkıyorum. Bir önceki günden metronun 1. hattında Louvre Museum durağının olduğunu görmüştüm.  Aynı hatta biniyorum.. Ve kapının önünde saksafonla bir şenlik başlıyor...

Orada iniyorum. Ve müzeye giriyorum... Arka kapıdan içeri giriyorum. Piramit tam karşımda aman yarabbim deli gibi bir sıra... Bu sırada sanırım 2-3 saat beklerim diyorum ama olsun planım bugün müzeyi gezmekten yana geç de olsa erkende olsa sıraya giriyorum :) Sırada kova içinde buzun yanında su satan mültecilerden 1 euroya su alıyorum. Sonrasında keşke bi tane daha alıp çantama atsaydım diyorum:) İçeride 1 su+1 coca colaya 8 euro veriyorum:)
 
Sıranın yarısı işte bu soldaki:) Ama 1 saat geçmeden piramitin altına iniyorum. 9euroya biletimi alıyorum. Zemin katta audio guide veriyorlar. 6 euroya alabiliyorsunuz. Ondan alacağım diye bir sıra daha beklemeye tahammülüm kalmıyor. Plakalarda en azından İnglizce açıklamalar vardır diye içeri giriyorum. Ancak tüm levhalar Fransızca. Salon numaralarının olduğu tabelalar bile Fransızca:) Gişede 9 euro bozuğum olmadığı için 100 euro uzatıyorum ve kadın bana sinirli sinirli bişiler söylüyor. (tabi Fransızca) Bende sinirlenip saydırıyorum. Bozuk param olsa elbette size veririm. Bu sizin göreviniz vs gibi. Kadına bir de pis bir bakış atıyorum ve içeri giriyorum.
 
Müze 4 katlı. -1, 0, 1 ve 2. Her katta farklı salonlar var. Salonların katalogunu bilet gişelerinin olduğu katta bulunan informationdan alabiliyorsunuz.
Bu katalogu bana öncesinde Necati verdiği için (ona tekrar teşekkür ediyorum) Aşağı yukarı gezmek istediğim yerleri biliyorum.

Aldığınız katalogda kat planı şöyle:

-1. Kat:
Arts of İslam
Sculptures
Egyptian Antiquities
Greek, Etruscan and Roman Antiquities
History of the Louvre
The Medieval Louvre
Temproray exhibition halls

0.Kat:
Sculptures
Oriental Antiquities
Egyptian Antiquities
Greek Etruscan and Roman Antiquities
Arts of Africa, Asia, Oceania and Americas

1. Kat:
Objects d'art
Egyptian Antiquities
Greek Etruscan and Roman Antiquities
Paintings
Print and Drawings
Temprorary exhibition halls

2. Kat:
French paintings
Prints and French Drawings
German, Flemish, Dutch, Belgian, Russian, Swiss and Scandinavian Paintings
Temproray exhibition halls

 Elime bir kat planı alıp Richelieu, Sully, Denon adı verilen salonlardan ilk olarak zemin kattaki Richelieu salonuna heykellerin bulunduğu yere giriyorum. Minik pramitlerden birinin altında ortadaki heykellere bayılıyorum. Nasıl gerçekçi nasil canlanıp gelecek gibi...

Tomb of Philippe Pot (1428–1493) Fransız asil askeri diplomatın mezarı.

Kimin bilmiyorum ama bu heykeli çok beğendim. Gözlerinin içine baktım canlanıp benimle konuşacak gibiydi:)
 
Code of Hammurabi. Hammurabi Kanunlarının tableti. Tarihin en eski ve en iyi korunmuş kanun tabletlerinden bir tanesi. Tarihi taa MÖ 1700li yıllara dayanıyor.  Mezopotamyada bulunmuş ve Babil Kralı tarafından yazdırılmış. (Mezopotamyada bulunan bir eserin Fransa topraklarında sergileniyor olmuş olmasıda ilginç ama neyse diyerek diğer salonlarda gezmeye devam ediyorum:) )

Vikipedide bulduğum Akat dilinde yazılmış kanunlardan bazılarını aşağıya yapıştırıyorum. 282 madde olan kanunlardan 13. madde uğursuz olduğu için yazılmamış.

  • 195.madde:Eğer bir oğul babasına vurursa onun elleri balta ile kesilir.
  • 196.madde:Eğer bir adam başka bir adamın gözünü çıkarıra onun gözü de çıkarılır.
  • 197.madde:Eğer bir kişi başkasının kemiğini kırarsa onun kemiğide kırılır.
  • 200.madde:Bir adam kendisi ile eşit olan birinin dişini kırarsa onun da dişi kırılır.
  • 201.madde:Bir kişi azad edilmiş bir adamın dişini kırarsa bir mina altının 1/3'nü verir.
  • 218.madde:Bir doktor operatör bıçağı ile derin bir yarık açarsa ve hastayı öldürürse ya da bıçak ile bir tümörü açıp gözü keser ise doktorun elleri kesilir.
  • 226.madde:Ustanın bilgisi olmaksızın bir berber satılmayan bir kölenin üzerindeki kölelik işaretini silerse bu berberin elleri kesilir.
  • 229.madde:Bir inşaatçı herhangi bir kişi için bir bina inşa eder ve bu binayı uygun bir şekilde yapmazsa ve onun inşa ettiği bina yıkılıp sahibini öldürürse, inşaatı yapan öldürülür.
  • Bir kimse bir eve girecek delik açarsa, o deliğin önünde ölümle cezalandırılır ve gömülür.
  • Bir evde yangın çıkar ve oraya yangını söndürmeye gelen bir kimse evin sahibinin malında göz gezdirip evin sahibinin malını alırsa, kendisi de aynı ateşe atılır.
    adam kendisine bir çocuk veren karısından ya da kendisine bir çocuk veren kadından ayrılmak isterse, o zaman karısına çeyizini geri verir ve çocuklarına baksın diye tarlanın, bahçenin ve malların bir kısmının kullanım hakkını verir. Çocuklarını büyüttüğü zaman çocuklara verilenlerden bir parça, oğlanınkine eşit olan bir parça da ona verilir. Ondan sonra kalbinin erkeği ile evlenebilir.
  • Bir adam bir kadın alır da bu kadın ona bir kadın hizmetçi verirse ve çocuklarına bakarsa; ancak, buna rağmen adam başka bir kadın almak isterse ona izin verilmez; bu adam ikinci bir kadın alamaz.
  • Bir adam bir çocuğu evlatlık alır ve oğlu olarak ona ismini verirse ve onu besleyip büyütürse, büyümüş bu çocuk bir daha geri istenemez.

  • Seated Statue of Ramses II:  Milattan önce 1200 lü yıllarda yaşamış Ramses'in anıtı.
    Aphrodite known as Venus de Milano

    Bu heykel çok dikkatimi çekti. Çarmaha gerilen İsa ve bileğindeki kan izleri...

    St. Mary Magdelene, G. Erhart
     
    Napolyon'un sarayındaki Vitraylar.

    Emin değilim ama İran Halıları
     
    Napolyon III'ün sarayı.
     
    Toplantı odaları

    Veee tabloları...
    Paintings salonuna giriyorum. Adını sanını bilmediğim kendimi hiç bu kadar cahil hissetmediğim bir ortamda buluyorum. Çok anlamasam da portrelere bayılıyorum. Dinlene dinlene sanırım biraz da boş bakaraktan geziyorum....

    Pierrot, once called Gilles, J-A Watteau

    Souvenir from Mortefontaine C.Corot

    Coronation Crown of Louis XV
     
    The Winged Victory of Samothrace: Milattan önce 200lü yıllarda heykeltraşı bilinmeyen bir eser. Gökten inerken kollarını kaybettiği sembolize ediliyormuş..
     
    Leonardo Davinci'nin en ünlü eseri Mona Lisa İtalyan Rönasansı döneminde oluşmuş. Davinci 1503 de başladığı eseri ölmeden önce Fransa'ya yerleşip 1519da bitiriyor. Esrarengiz bakışlı Mona Lisa...

    The Wedding Feast at Cana, Veronese
    İsrail'in kuzeyinde Cana adı verilen bölgede İsa'nın katıldığı bir düğün merasimi ve havarilerini resmetmiş... Öyle büyük bir tabloydu ki duvardan duvara... Tek kareye zor sığdı. Mona Lisa'nın tam karşısında. İki tablo tek salondaydı.

    Müzeden bir görüntü...  Sağ salonda Mon Lisa var.
     
    The Club-Footed Boy J.de Ribera

    The Raft of the Medusa, T. Gericault
    Fransız duygusallığının sembolü olan tablo, Théodore Géricault adındaki ressamının 27 yaşında tamamladığı eser.
     
    Sabah 9:30 da sıraya girip 10:30 da salonlara ulaşabildiğim müzeden 16:30 da çıkıyorum. Bir çok detayı atlayıp audio guidesız ve yorularak çıkıyorum müzeden. Müzenin bahçesindeki heykelleri çekiyorum.

    Arc de Triomphe de Carrousel (Louvre Müzesinin girşi)
     
    Müzeden çıkınca Erdal'ı arıyorum. Napym kaçta nerede buluşuruz diyorum. Sen oralarda oyalan ben de dışarı çıkacağım diyor. Louvre'den La Defence'e kadar yürüyeyim o da otelden çıkınca Champs Elysees'e yürüyeyim karşılaşırız diyorum. Louvre'dan sonra yürüdüğüm toz toprak yol bir kez daha beni hayal kırıklığına uğratıyor. Bu ne böyle rezalet. Ayağım üstüm başım toz toprak oluyor...
     
    Parktaki havuzun etrafına üstlerini çıkarmış adamlar metal sandalyelerde güneşleniyor. Gülümsüyorum. Biraz sandalyede oturup dinleniyorum. Sonrada kalkıp Concorde Meydanına geliyorum...
     
    Champs Elyses'de bir kaç mağzaya uğruyorum. Ankamall'deki mağzaların aynısı. Addidas, Zara vs Clarks vs fiyatlar bile aynı. Önceki hafta Zara'dan aldığım tuniğin aynısını görüyorum. 65 milyona aldığım tunik burada 27euro.  Sonra duvarda Türk gününe ait afişi görüyorum. Ortada Elif Şafak'ı görünce gülümsüyorum. Çantamda Pinhan adlı kitabı duruyor:)
     
    Bu sırada telefon geliyor. Betül biz toplantıdan çıktık.  Otele gidiyoruz. Akşam Bot ile Sen Nehrinde gezeceğiz diyor eşim. Bozuluyorum. E hani sen oralarda oyalan ben gelirim diyordu :( İyi o zaman diyerek en kısa zamanda otele nasıl ulaşacağımı düşünüyorum. Metro duraklarında Champs Elysees'i görmüştüm. Metroya binsem grubu bekletmeden otelde olurum diyorum. Ve hızla metroya iniyorum. George V durağından La Defense'e geliyorum. Otele gidiyorum eşim gelmemiş bile. Bir duş alıyorum ve bakıyorum oda geliyor. Hazırlanıp toparlanıp çıkıyoruz. Ümit, Mehtap Hanım, Güliz, Erdal, Muhammet ve ben... Telefonda asabiyet yapan Erdal Bey sakinleşmiş. Kavga etmiyoruz neyseki... Sonra metro ile aktarma yapmadan Line 1'e binip Franklin D. Roosevelt'de inip  Avenue Montaigne'yi yürüyüp. Port de la Conference'den Bateaux Mouches'e biniyoruz. Bunu bize otelimizin sahibi anlatıyor. Her 20 dakikada bir 7 ile 11 pm arası çalışıyor. Kişi başı 10 euro vererek bota biniyoruz.
     
    Şu turuncu oturaklardan  sağ kenara oturuyoruz:)
     
    Bota doğru giderken köprünün olduğu kavşakta kırmızı bir sembol görüyoruz.  Güliz elindeki kitapçıktan okuduğunu anlatıyor.  Lady Diana'nın öldüğü alt geçidin üstü olduğu için prensesi çok seven Fransız halkı tarafından dikildiğini anlatıyor.
     
    Veeee Sen Nehrinde bot turumuz başlıyor. Arkamıza baktığımızda gün batıyor...

    Notre Dame kilisesinin bulunduğu adacığın önce bir kıyısından sonra da diğer kıyısından geçerek geziyoruz... Yani adanın önce bir kıyısındaki nehirin kolundan sonrada diğerinden geçiyoruz...

    Sen Nehrindeki yemekli botlara bakıyoruz.  Kişi başı minimum 55 euro ile Sen Nehrinde bir yemek de alternatif turlardan...
     
    Ümit'in arkasındaki İngiliz çocuk grubu anormal çılgın. Ellerini V harfi (zafer işareti) yapıp kıyıda dinlenmeye şaraplarını içmeye glemiş gençlere PEACE diye bağırıyorlar. Bir gürültü bir gürültü anlatamam:) Eşim susun falan diyor cıkkk...

    Bot Eifel'den geçerken....

    Turumuz yaklaşık 1 saat sürüyor. Sonra Eifel'e yürüyoruz. Bir önceki gece çıktığımız için biz bu sefer çıkmıyoruz. Mehtap Hanım ile Muhammet yukarı çıkıyorlar. 2. asansör kapandığı için ilk kata çıkıp iniyorlar. Biz de bahçede saat başı yapılan ışık gösterisini izliyoruz...

    Çimler vıcık vıcık şampanya üstümüz başımız yapış yapış oluyor. Yine de oturuyoruz ve kuleyi izliyoruz. Mehtap Hanım ile Muhammet'in bizi aramısını bekliyoruz. Erdal Bey ile bir tadsızlık yaşıyoruz Allah'dan uzun sürmüyor. Etrafımızda dolaşan her grubu taciz eden bir ayyaş var. Adam beni kapalı görünce kafayı takıyor. Geliyor dikiliyor başıma "What happened?" diyor. Sanırım adama tiksinerek baktığımı anlıyor. Üstüme düşecekken eşim ayağa kalkıyor. Ümit ile adamla bir münakaşa yapıyorlar. Hadi gidelim artık diyorum. Ümit bu adam yüzünden buradan kalkmış olmak istemiyorum diyor ve adamı gönderiyorlar. Ümit diyor ki ya şu adamı dövsek Türkiye'de polis de insanlar da eline sağlık abi derler ama burada adama bişey de yapamazsın. Allah'ın ayyaşının bile hakkı olur diyor...:)
    Bekliyoruz sıkılıyoruz üşüyoruz ama telefon gelmiyor. AVEA'nın azizliği. Mehtap Haım bizi 5 kere arıyor. Ancak ulaşamıyor. Bendeki Turkcell numarası ise bulunmadığı için beni de arayamıyorlar. Sonrasında taksiye giderken telefon düşüyor. Mehtap Hanım ile Muhammet taksiye binmiş gidiyor. Sonra taksiler ile konuşuyoruz. 4 kişi olduğumuz için bizi hiçbir taksi almak istmeiyor. İtalyada taksicilerin 4. kişiyi almama gibi bir hakları varmış:) Sonra taksi durağında yanımıza bi adam yaklaşıyor. Kaç kişisiniz diyor. 4 diyorum. Nereye gideceksiniz diyor. La Defence diyorum kişi başı 10 euroya götürürm diyor. Fason çalışan bu taksi yerine normal bir taksi bir 15 dk sonra bizi alıyor. 12 euroya otele geliyoruz... Taksi otele yaklaşıyor. Sigara molasındaki Muhammet gelip cama vuruyor. Adam tabi irkiliyor. Arkadaşınız mı diyor, evet diyoruz. Mehtap Hanım ise mahcup bi şekilde lobide bekliyor... Biraz sohbet edip su içip odalarımıza dağılıyoruz...

14:23 - 13/7/2009 - yorum {3} - yorum yaz


PARIS 3. gün (02.07.2009)

Kategori: FRANSA

Bir önceki gün Louvre Müzesinin önünde open bus tourları görmüştüm. Gidip katalog alıp biraz bilgi edindim. İlk duraklarının opera olduğunu öğrendim. Ancak Louvre'dan da binilebileceğiniz. Tek günlük bileti kişi başı 29 euro, 2 günlük bileti kişi başı 32 euro. Eşime otele dönünce anlatıyorum. Kısa zamanda çok yer görüyoruz diye Floransadaki gibi bilet alırız diyor.  La Defense'den line 1 ile yine louvre müzesine geliyoruz. Buradan Open bus toura biniyoruz. Üst kata çıkıyoruz. Ve yeşil hatta grand tour hattını gezmeye başlıyoruz. Gündüz de Eifel'in vıcık vıcık insan olduğunu görüyoruz.

Tam da o sırada Eifel'in metal maketlerini satan işbortacı mültecilerin sivil polisler tarafından yakalnmasına şahit oluyoruz. Bir önceki gün ise Kürt bi çocuk yanımıza yaklaşıp gardaş ne olur alın diyor. Yok diyip gönderiyoruz... Güliz kafayı yiyor ne bu ya hertarafta Türk-Kürt kafayı vuruyor:)

Champs Elyees'ye giriyoruz. Sağlı sollu at kestansi ağaçları şık şık budanmış...

Douma'un yanından geçip

Notre Dame'da duruyoruz. Üstü açık otobüste saat 12 de bir tur çok akıllıca olmuyor.  Hepimizi güneş çarpıyor.  Kilise'nin içi serin olur diye oraya giriyoruz. Güliz ve Muhammet içeri girmiyor. Otele dönüp bişiler yemek istiyorlar. Ümit de hızlıca gezip gidiyor. Eşimle içeride sandalyeye başımızı dayıyıp uyuya kalıyoruz. O derece anormal güneş vakası oluyoruz:) Ümit herhalde kendi kendine gezip gidiyor. Vedalaşamıyoruz da...

Notre Dame'ın içindeki vitraylar.

Tablolar...

İsa heykelleri...

Notre Dame'ın maketi.

Notre Dame'ın yapılışını simgeleyen maketler..

Notre Dame'ın eski aydınlatma sistemi...

Karanlıktan içimiz kararıyor. Kilise gezmeyi zaten hiç sevmem... Ruhum daralıyor ve dışarı çıkıyoruz. Bir market buluyoruz. Meyve, salata ve Fransız ekmeği alıyoruz. Erdal ekmeklerini çok seviyor. 1 metre uzunluğunda sandwich ekmeği gibi. Fransızlar pan diyorlar içine de bişiler koyup sandwich yapınca (domuz peynir yeşillik vs) adına da panini diyorlar:)

Notre Dame'ın bulunduğu adada bir parkta oturup yemeğimizi yiyoruz. Ama hala yorgun ve bitkiniz. Hava biraz serinleyince mavi hatta binip bir tur daha atıyoruz. Yani Paris'in önce old town kısmını sonra da doğusunu geziyoruz. Bir sonraki güne ise kuzeyi ile güneyi kalıyor..

Parlemanto Binası

Sen Nehri
 
Artık iyce yoruluyoruz. Hava 10:45 gibi hava kararmasa da biz artık bitiyoruz:)  d'Orsay müzesi önüne geliyoruz.  ortadaki 3 heykelin sonra da arkadaki heykellerin fotoğrafını çekip yürüyoruz. Concorde Meydanı'nından geçerek Champs Elyees'e kadar yürüyüp. Sonrada metroya binip otele dönüyoruz.

La Defense'ye geldiğimizde hava kararıyor. Grand Arc'ın önünde İlknur'un arabasının dev maketini görüyoruz:) Fıat 500. Paris'de çok tutulan bir araç... Gökdelenlerin arasında dümdüz ve boş alanlar var. Bir araç geliyor müzik donanımını çalıştırıyor ve insanlar buraya dans etmeye geliyor.  Dans eden insanları izleyip otele gidiyoruz...

10:11 - 12/7/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


PARIS 4.gün (03.07.2009)

Kategori: FRANSA

Sabah uyanıyoruz. Erdal Bey uyanmıyor. Yorulmuş :)  Güliz ile Muhammet bugün 14:00de dönecekler biz de sightseeing otobüslerine bineceğiz. Güliz gitmeden önce ablasına hediye bişiler almak istiyor. Bir yanım onunla alışverişe gitmek, bir yanımda Paris'in diğer bölgelerini de görmek isityor. Her ikisini de yapamıyorum çünkü erdal saat11'e kadar uyuyor:( Ben odada iyce sinirleniyorum. Giyinip lobiye çıkıyorum. Sende uyanınca yukarı gel diyorum.  Bu sırada Otelin sahibi geliyor. Onunla gezilebilecek yerler üzerine konuşurken eşim çıkıp geliyor. Elin gavuru ile sohbetime sinir oluyor. İkimizin de sinirleri iyce geriliyor. Kavga ettik edeceğiz derken diyorum al şu çantayı bana pasaportumu ver biraz da para ver. Bugün ayrı gezelim. Tüm gün seninle dışarda kavga etmek istemiyorum buraya da kavga etmeye yada otel odasında uyumaya gelmedim diyorum. Bir kaç dk sessizce duruyoruz. Ve Betül senin yanlız başına gezmeni istemiyorum diyor. Ben de seninle kavga etmek istemiyorum diyorum. Söylenmeyi bırakacaksan (Eşimin evinin dışında kaldığı her seyahatte 3. günden sonra huysuzluğu her daim tutar) birlikte gezelim diyorum. Ve oda bende susuyoruz. Sightseeing otobüsüne Opera durağından biniyoruz. Metro ile yine iki aktarmayla geliyoruz buraya. Yaklaşık 20 dk bekeldikten sonra şehrin kuzeyini gezen hatta biniyoruz.

 Kalabalığın topluca indiği  Sacre Coeur Bazilika'da iniyoruz. Merdivenlerde gitar çalan insanları dinliyoruz. 
 
Paris'in en yüksek noktasından Paris'e bakıyoruz. Eifel sağ tarafta kareye girmiyor.
 
Yanımıza aldığımız meyvelerden yiyoruz.

Canlı heykellere bakıyoruz..
 
Zamanında Paris'in sanatçılarının oturduğu sanat galerilerinin bulunduğu sokaklarda yürüyoruz..

Sessiz sakin mekanlarda biraz dinlendikten sonra ikimizde rahatlıyoruz ve barışıyoruz...

Veeee Roma dondurması buluyoruz. Eşim limonlu ben vişneli alıyorum. Böyleee sıcaklarda güzeelllce yiyoruz:)
 
Bu mekana merdiven tırmanmak istemeyen insanlar için yapılmış teleferik benzeri asansörlerin fotoğrafını çekerek sightseeing otobüsüne tekrar binip Paris sokaklarında dolaşmaya başlıyoruz.
 
Romadaki kadar çok evsiz insan görüyoruz. Duvarların kenarlarındaki siyahlıklar bizi tiksindiriyor. Köpeklerin idrarı asitten anormal koku ve pislik yapıyor.

En ünlü caddelerde ve fastfood zincirlerinin olduğu yerlerde böyle dilenciler görüyoruz. Kadının fotoğrafını çekerken iki elini birleştirerek bana yalvarıyor para vermem için... Sağ taraftaki köşedeki siyahlıkta yine köpek idrarı dikkatinizi çekeyim...
Sonra bu hattan inip Concorde meydanından yürüyerek diğer hatta biniyoruz. Bu seferde Paris'in güneyini geziyoruz.

Luxembourg Gardens adı verilen bahçelerdne geçiyoruz  En eski kilise olan St. German kilisesini dışardan görüyoruz. (Kilise gezmekten kusacak hale geliyorum içine girmiyorum) Sonra Notre Dame'da inip bir parkta yine çantamızdan bişiler yiyoruz.
Sonra da ara sokaklarda gezip bir çeşmenin olduğu meydana çıkıyoruz. 

 3-5 tane anormal kaslı adam (birine ben Tarzan diyorum:) ) Capeore Dansı yapıyorlar. İnsanlar hemen etraflarında halka yapıyor. Çocuklar mest bişekilde izliyor. Yine huysuzlanan eşim hadi gidelim diyerek söyleniyor ve oradan da ayrılıyoruz... Otele dönüyoruz...

14:43 - 11/7/2009 - yorum {2} - yorum yaz


PARIS 5.gün (04.07.2009)

Kategori: FRANSA


Dün bize otel sahibinin tarif ettiği Paris'in güney batısında yer alan Versailles'e gitmeye karar veriyoruz. Bunun için bize adamın yazdığı küçük notu alıyoruz. Önce train-A sonra da aktarma ile train-B'ye biniyoruz. Train B'yi beklerken 4 istasyondan doğru mu yanlış mı bindik die tereddüt ederek trende trenin Versaillers'e gidip gitmediğini soruyorum. Kız yok diyince iniyoruz ama o tren aslında Versaillers'e gidiyormuş:( Kıza sinir ola ola 15 dk daha bekliyoruz. Olsun Erdal diyorum belkide başımıza gelecek olacak olan bir beladan kurtulmuş oluyoruz. Bir oturakta oturuyorum işyerinin verdiği E71 telefonumu çıakrıp wireless var mı yok mu diye bakıyorum. O sırada yanıma anormal iri bir zenci kadın oturuyor. Kadının boyu 190 var ve iri yarı bir tip. Sonra bana Fransızca bişiler soruyor. Ürküyorum. In English diyorum. Cep telefonumun deri kabını nereden aldığımı soruyormuş :) Kendisi de çantasından E63 çıkarıyor. Bende o tip bir cep kabı arıyorum diyor. Türkiye'den aldığımı söyleyince ımm diyip trenine gidiyor. Sonra bizim tren geliyor. Aynen bizim kara tren gibi bir tren:) Kapılar açılıyor içeri giriyoruz Erdal bana sesleniyor dikkat et Betüüül basmaaa...
Ayyyy bir bakıyorum trenin tam ortasında kocaman bir köpek pisliği. Vagon anormal biçimde kokuyor. Burnumuzu tıkayıp oturuyoruz. Diğer vagona geçelim diyorum Erdal Bey geçmiyor:( Bir 25 dk sonra Versailles'e geliyoruz. Bu arada trende garip bişi daha oluyor. Buranın dilencileri de bir garip. Ellerine plastik kartlar bastırmışlar. Sarı ve üzeirnde notlar var. 10 tane kartı trende yolculuk eden insanlara dağıtıyorlar sonra geri gelip topluyorlar. Kartta da şu yazıyor. Biz Bosna Hersek'den gelen mültecileriz. 3 kardeşimle burada hayatımızı sürdürmeye çalıyoruz vs vs işte bize yardım edin:) Derdini analtmaya bile yeltenmiyor :) Birde kartın bir yüzünde Fransızca diğer yüzünde ingilizce yazıyor. Dilencileri de uluslararası çalışıyor :)
Tren Bden inince bir markete giriyoruz. Alt katı derin dondurucu gibi anormal soğuk. İnip kola meyve ve su alıyoruz. buradaki market Paris'in merkezindeki marketlerden çok daha uygun... Saray'a geliyoruz. 3 farklı giriş var. Biri alt fotoğraftaki sağdaki giriş, diğeri soldaki 3. de karşıda stunların olduğu yerin solundan. Hepsini gezmek için bir gün yetmeyeceği için bize tavsiye edilen şekilde Grand Canal ve bahçeleri gezmek için karşıdaki girişten giriyoruz. Kişi başı 8.5 euro ile sarayın bahçesini gezmeye başlıyoruz.

Saraya bahçesine giriyoruz bir katalog alıyoruz. Gezinip fotoğraf çekmeye başlıyoruz. Parkın etrafında 85 adet stun heykel bulunuyor. Saraya en yakın havuzun başında ise bir dolu bronz heykel var.

Sarayı arkanıza alıp grand canal'a bakınca bir an önce oralara inip gezmek istiyoruz...

85 adet stundan bir kaçı...
 
Bu atlı heykeli olan havuz muhteşemdi...

Veee kanal etrafında yürürken muhteşem budanmış ağaçların arasından devam ediyoruz.
 
Bulduğumuz gölgeye oturuyoruz. Erdal Bey'in çantasından çıakrdığı meyveleri yiyoruz. Çöpümüzü atmıyoruz. Ve insnalarda etrafa bir tane bile çöp atmıyorlar...
 
Grup grup oturmuş insanlar şampanyalarını yudumlayıp kuruyemiş cips kıvır zıvır yiyorlar...

Saray Bahçesi'nin en zak noktasına kadar yürüyoruz. Yoruluyoruz. Eşimde bende huysuzlanıyoruz:)

İnsanlar bisiklet sürüyorlar. Biz neden kiralamdık diye söyleniyorum:) Ve turumuzu bir mola daha vererek tamamlıyoruz.

Kanalda insanlar kayıtlarla sandal sefası yapıyor...

Sandalyelerini şampanyalarını alıp gelmiş olan iki yaşlı ise kitap okuyorlar...

Bu aile çok sevimliydi. Yanlarında minik toparlakça bi oğlan ama anormal sevimli. Annesi ile babasının uykusu geliyor. Bu da aralarında emekleyip duruyor. Önce annesine geliyor karnına dokunuyor sonra gidip annesinin yüzünü seviyor dokunuyor temas ediyor.. Sonrada babasının yüzüyle oynuyor. Anne ile baba uyumak istiyor ama bu minik onları uyutmuyor. Çocuk yere serdikleri serginin de dışına asla çıkmıyor :) Anne ile baba uyanınca yeni yürümeye çalışan ufaklığı alıp kanala doğru yürütüyorlar çimler üzerinde... Biz de bu son molamızdan sonra bisiklet kiralanan yere geliyoruz. Gişenin kapanmasına yarım saat var. Kişi başı 4.5 euroya bisiklet kiralıyoruz. Ve saray bahçesini tam hızla bir tur atıyoruz. Ve 35 dkda tamamladığımız turun bisikletlerini teslim ederken kimliklerimizi almayı unutmuyoruz.
 
Bu da içindeki meyveleri bittiği için boş kalmış Erdal Bey'in sırt çantası:)
 
Bisikletleri verince tere batmış olan biz kanalın kearındaki kuğulara ot atıyoruz. Geziyoruz...

Bu küçük Fransız kızının fotoğrafını çekerek başka bir kapıdan Versailles sarayının bahçesinden ayrılıyoruz.

09:27 - 10/7/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Sonraki Sayfa
Tanım
Gezelim Görelim :)
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
Kategoriler
Son Yazılar
- Brüksel 1.gün- 2.gün (03/04-11-2009)
- Brüksel 3.gün (05-11-2009)
- Brüksel 4.gün-Amsterdam 1. gün (06-11-2009)
- Amsterdam 2.gun (07-11-2009)
- Amsterdam 3.gün (08-11-2009)
- PARIS 1.gün (29-06-2009)
- PARIS 2. gün (01-07-2009)
- PARIS 3. gün (02.07.2009)
- PARIS 4.gün (03.07.2009)
- PARIS 5.gün (04.07.2009)